Story’den Psikoterapiye: Part-Time Psikolog, Part-Time Influencer
Görülme arzusunun belki de en tehlikeli biçimlerine tanıklık ediyoruz bugünlerde. Bunun nedeni, bu arzunun tatmininin artık bir an meselesi olması. Bugün herkes yalnızca bir video uzaklığında görünür olmaktan. “Narsistle Başa Çıkmanın 6 Yolu”, “İlişkinizin Toksik Olduğunu Gösteren 5 Madde” ve buna benzer aynı fabrikadan çıkmışçasına sıralanan durum ve çözümlerle burun burunayız. Her duygusal sıkıntıya hazır bir ‘ne yapmalı?’ listesi var artık. Sanki ruhsal acı, madde madde çözülebilecek bir teknik meseleymiş gibi. İçinden geçilen bu ben bilirimci, şüphe barındırmayan ve her duruma “teşhis koyan” tavır, insanı doğrudan, yüzeysel neden-sonuç ilişkilerine itiyor. Oysa bazı sorular vardır ki, yanıtları sessizliktedir. Ve o sessizlik, birçok olasılığın işitileceği yerdir. Sessizlikte kalamayan kişi, kendini kaotik bir gürültüde bulur. Belki de asıl meziyet, bildiği her şeyin şüphe edilebilir olduğunu kabul etmekte yatıyor. Asıl bilgelik, hiçbir şey bilmediğini kabul etme cesareti olabilir.
Semptom her zaman konuşur. Kimi zaman bir dil sürçmesinde, kimi zaman bir duraksamada, bazen de bir davranışta… Ama ilaç ve/veya bir davranış reçetesi, semptomu susturur. Böylelikle semptomun aslında ne demek istediği anlaşılmaz hale gelir. Susturulan semptom, sanıldığı gibi rahatlatmaz insanı; aksine yerini “bir şey eksik ama ne?” düşüncesiyle özneyi boşluk hissine bırakır.
Psikoterapi, ciddi bir iştir. Kişinin öznelliğini görmezden gelen her müdahale, eksik kalmaya mahkûmdur. Öznellik yok sayıldığında, tanılar yalnızca bir adlandırma olarak kalır. Anlamın dışlandığı bir süreçte, semptom da giderek çiğleşir. Günümüzde, daha önce üzerinde çalışılabilir olan anksiyetenin yerini giderek ham ve işlenmemiş bir deneyim olan panik bozukluk alıyor gibi görünüyor. Zamanın hız kazanmasıyla birlikte ruhsallığımız da esir alınmış durumda. Hiçbir şeyi sindiremiyor, düşünmeye vakit ayıramıyor, beklemeye tahammül edemiyoruz. Simgesel alan, yaşantılarımıza anlam verebildiğimiz, duygusal ve düşünsel bağlamı kurabildiğimiz bir içsel alan gibidir. Simgesel alanımız daraldıkça ham ve işlenmemiş semptomlarımıza da en hızlı çözümü bulma arayışında buluyoruz kendimizi.
Görülme arzusu belki de pek çok şeyi içinde barındırır. Bebek, henüz Lacan’ın tanımladığı ayna evresine bile gelmeden önce kendini ötekinin bakışıyla şekillendirir ve varlığını o bakış üzerine inşa eder. Winnicott’un sorusunu hatırlayalım: Bebek, annenin yüzüne baktığında ne görür? Cevap şudur: Kendi yüzünü. Çünkü annenin yüzü, ona kendi varlığını yansıtır. İşte bu ilk karşılaşma, sözcüklere dökülemese de, ruhun en derin katmanlarına işlenir. Belki de bebek, ilk nesnesinden alamadığı o bakışı, hayat boyu her yüzde aramaya başlar.
Freud’un tanınma ve kabul ihtiyacıyla ilişkilendirdiği dürtü, bugün sosyal medya üzerinden tatmin edilmeye çalışılıyor.
Ve belki de en acı olanı, bugün bazı ruh sağlığı profesyonellerinin görülme arzusunu ‘yardım etme’ niyetiyle maskeleyerek sahneye çıkmasıdır. Yardım etme iddiasındaki içerikler, aslında çoğu zaman izleyiciyi değil, içerik üreticisini iyileştirmeyi hedefliyor. Yardım, araçsallaştırılıyor; yardıma ihtiyacı olanla yardım edenin konumları iç içe geçiyor ve bu bulanıklıkta kimin kime yardım ettiği belirsizleşiyor. Görülmek için konuşmak, konuşmak için içerik üretmek… derken kişi kendini, yardıma ihtiyacı olan değil ‘yardım ediyormuş gibi yapan’ bir rolde bulabiliyor. Görülmek çarpıcıdır, ama anlaşılmak derinlik ve zaman ister.
Bugünlerde çokça görünmek kolay. Ama gerçekten görülmek hâlâ zor. Ve psikoterapi, adeta kahve eşliğinde sunulan bir dijital iyi hissetme ritüeline dönüştü.
Meziyet çoğu zaman belirli durumlarda nasıl davranılacağını bilmek değildir. Bu yüzdendir ki psikologların kendi psikanalitik süreçlerinden geçip, şifa dağıtmadan önce kendilerini çalışmaları mühimdir. Aksi halde terapist, danışanı kendi karanlığında yürütmenin ötesine geçemez ve birlikte kaybolurlar.
Uzm. Klinik Psikolog Sedef Atik
Comments are closed